25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü25.11.2014

BASINA VE KAMUOYUNA 
Malumunuz kadınlar, evlerinde, bu ülkenin sokaklarında öldürülüyor, tecavüze uğruyor; Kadına yönelik şiddetin failleri ceza almak bir yana, çeşitli indirimlerle teşvik ediliyor. İstihdam paketi adıyla kadınların emekleri ve bedenleri üzerindeki oyun derinleşiyor! Kürtaj fiilen yasaklanıyor, kadınlar doğurmaya veya sağlıksız koşullarda kürtaja mecbur ediliyor; kadınlar iş yaşamından, kamusal hayattan koparılmaya ev içine gömülmeye çalışılıyor. 
Sorunların boyutlarını, çözüm yolunda kat edilen ya da kat edilemeyen ve belki de daha da artan mesafeyi görmek için istatistiki veriler, rakamsal karşılaştırmalar ve bunlara dayalı bilimsel analizler elbette önemli… Kadınların yaşadığı vahameti rakam ve istatistiğe indirgemek yöntem olarak pek tercih etmek istemediğimiz bir yol olmasına rağmen maalesef kullanacağız… Türkiye’deki kadınların, diğer dünya ülkeleri ile karşılaştırıldığında son derece kötü durumda olduğu ortada…
Gün geçtikçe durum daha da kötüleşiyor ve uluslararası kuruluşlarca yayınlanan her uluslararası raporda, Türkiye’nin dünya listelerinde her yıl daha da alt sıralara indiğini görüyoruz. 2014 Dünya Ekonomik Forumu’nun Cinsiyet Uçurumu Raporu’na göre 142 ülke arasında Türkiye:
- Ekonomiye katılımda 131
- Eğitim olanaklarına erişimde 105
- Siyasete katılımda 113. Sırada.
Tüm kriterlerden sonra belirlenen kadın erkek eşitliğinde ise 125. sırada.
Bu veriler aslında en iyimser veriler. Devlet kurumları tarafından hazırlanmış raporlara dayanılarak ortaya konmuş, gerçek durumun çeşitli istatistik cilveleriyle gölgelenmiş hali... 
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'nun aylık hazırlayıp yayınladığı verilere gören 2014 yılının ilk 10 ayında 255 kadın öldürüldü. Resmi kayıtlara “cinayet” olarak geçmiş olan bu rakama, kaza ya da intihar süsü verilenler, zehirlenenler, intihara sürüklenenler vb. yollarla öldürülen kadınlar dahil değil.
Peki bu vaziyet karşısında hükümet tarafından neler yapılmaktadır birde ona bakalım:
Aile Ve Sosyal Politikalar Bakanlığı adıyla bir bakanlık kurulmuş, kadınlara çocuklarıyla birlikte hizmet veren sosyal kurumlar (SHÇEK) ortadan kaldırılmıştır. Ailenin güçlendirilmesi adı altında kadınların içine hapsolduğu ev ve aile içindeki geleneksel rolleri abartılarak kamu hizmeti olması gereken işlerin sorumluluğunun da yüklenmesiyle daha da ağırlaştırılmıştır. 7 gün 24 saat mesai gerektiren yaşlı, hasta, engelli bakımı 3 kuruş bedelle, mesai tanımı olmaksızın, sosyal güvencesiz, sigorta ve emeklilik gibi haklardan da yoksun bırakarak kadınlara havale edilmiştir. 
Hükümet, kadınların yükünü hafifletecek, şiddetle mücadele edebilmelerine destek olacak, güçlendirecek ve yüreklendirecek çalışmalara bütçe ayırmak yerine sorumluluklarından kaçarak toplumun bütün bakım hizmetlerini kadınların zaten yorgun olan omuzlarına yıkmayı tercih etmiştir. Yine tarım alanında çalışan kadınlar için sosyal güvenlik ve insanca çalışma koşulları sunulmamakta Yalvaç’ta olduğu gibi tarımının yükünü taşıyan kadınlar elim şartlar yüzünden hayatını kaybetmektedir. “Tarımda çalışan 2,8 milyona yakın kadının sosyal güvenlikle, çalışma koşullarıyla ilgili sorunları çözülmemekte tarlada, bağda, bahçede, bitkisel ve hayvansal üretimde, ücretsiz aile işçisi adıyla (%78) çalışan kadınların, sosyal güvenlik sistemine dahil olmaları ve insanca çalışma koşullarına kavuşmaları için yeterli destek sunulmamaktadır.
Bakanlığın adında “kadın” yerine “aile” sözcüğünün tercih edilmesi, kadına karşı şiddetle mücadele yasalarının “ailenin korunması” adı altında çıkarılması, “sığınak” yerine kadınlar oraya keyfi biçimde misafir olmak için geliyorlarmış gibi vahim durumu hafife almak niyeti ile ısrarla “konukevi” tanımının kullanılması, bunun açık göstergesidir 
Kadına yönelik şiddetle mücadeleyi lütfedilen bir hayırseverlik faaliyeti olarak gören çözüm olarak da kadınlar için merhamet propogandasını yeterli bulan hükümet, kadınların bu ülkenin vatandaşı olduğunu, vatandaş sıfatıyla yaşama, sosyal güvenlik, korunma hizmetleri gibi anayasaya dayalı hakları olduğunu ve yine devletin tüm kurumlarıyla kadınların da anayasal haklarını güvence altına alacak hizmetler üretmekle mükellef olduğunu atlamaktadır. Şiddete maruz kalan kadınlara aile danışma merkezleri ve karakoldan başlayarak aile birliğini devam ettirme adına uzlaştırma ve arabuluculuk yapılmaya çalışılmakta kadının şiddet gördüğü yere dönmesine sebep olunarak kadın cinayetlerine davetiye çıkarılmaktadır. 
Ortadan kaldırılan SHÇEK’e bağlı birimlerin yerlerine inşa edildiği söylenen Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri kadınların erişimine yeterince açık değildir, sayıları sınırlıdır. Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri’ne ulaşamayan, karakola başvurmaktan çekinen kadınların doğru ve yeterli bilgi almaları engellenmiş, şiddetten uzaklaşmaları neredeyse imkansız hale getirilmiştir. Dahası Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri şiddet uygulayanlara da de hizmet vermektedir. “rehabilite etme” adı altında şiddete maruz kalan kadınların desteklenmesi ve güçlendirilmesi için ayrılması gereken bütçe şiddet uygulayıcılar için kullanılmaktadır. 
ŞÖNİM’lerden destek alan ya da sığınakta kalan kadınların psikolog, özellikle avukat ihtiyacı karşılanamazken, sığınaklara vaizeler görevlendirilmesi, kadınların asıl ihtiyaç duydukları hukuki bilgiye ve psikolojik desteğe, iş, meslek, kreş desteğine erişimlerinin engellenmesine bir başka örnektir. Bu uygulama aynı zamanda kadınların dini inançlarıyla ilgili ayrımcılığa maruz kalmasına yol açmaktadır. 
Kadına yönelik şiddet ile mücadeledeki kurumsal uygulamaların, kadın hareketinin bu konuda yıllardır biriktirdiği bilgi ve deneyiminin göz ardı edilmeden, şiddeti besleyen cins ayrımcı politikalar yok edilerek ve kadın-erkek eşitliğini sağlayan bütüncül politikalarla ele alınması gerekirken kadın hareketinin bugüne kadar elde ettiği çok ciddi kazanımlar geriye taşınmaya ve ihlal edilmeye çalışılmaktadır,
ŞÖNİM’lerin gündeme gelmesi ve SHÇEK’ler bünyesindeki danışma merkezi olarak çalışma yürütebilen toplum merkezlerinin hızla kapatılmasıyla belediyelerin kadın danışma merkezleri gibi kadınların şiddetten uzaklaşması için sığınak dışında önemli araçlar ve alternatifler sunan kurumlar işlevsizleştirilmiş ya da kapatılmıştır. Örneğin eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sayın Fatma Şahin’in Gaziantep Belediye Başkanlığı koltuğuna oturur oturmaz ilk icraatı belediyeye bağlı sığınma evini kapatmak olmuştur. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı (ASPB), ŞÖNİM’lerde kadın örgütleri ile birlikte çalışma çağrısı yaparken bu örgütleri kendisi ve kendine göre seçmekte, kadın hareketini görmezden gelmeye çalışmaktadır. 
Sığınakta hayat, sığınaktan sonra hayat gibi önce-sonra ayrımları yapılmakta, sosyal, ekonomik ve hukuksal destekler kesintiye uğratılmakta kadınların yaşamı tehlikeye atılmaktadır. 6284 sayılı kanunda 12 yaşından büyük erkek çocuğu veya engelli çocuğu olan kadınlara ev tahsis edilmesi ile ilgili madde olmasına rağmen bu madde uygulanmamaktadır, göçmen, trans, engelli kadınların özel ihtiyaçları gözetilmemektedir.
Hükümet imzalamış olduğu CEDAW ve İstanbul Sözleşmesi ile ilgili sorumluluklarını yerine getirmek için sorumluluğu kapsamında kadına yönelik şiddetle mücadeleye yeterli bütçeyi ayırmamakta ve kadından yana bir kurumsal yapı oluşturmamaktadır.
Sivil toplum kuruluşlarının girişimi ile kalkınma ajansları kapsamında kadına karşı şiddetle mücadelede kullanılması gereken fonların dağıtımında da yanlı yaklaşımlar sergilenmektedir. Süreçlerin şeffaf ilerlememesi, değerlendiricilerin cinsiyet ayrımcılığına duyarlılıklarının bulunmaması, değerlendirme kriterlerinin muğlâk olması bu kaynakların kadın ve çocuklar için kullanımını engellemektedir. 
Kadınların şiddetten uzak alternatifler oluşturabilmeleri için meslek edinmeleri iş bulmaları ve çalışabilmeleri konusunda büyük önem taşıyan kreşlerin kamuya ait olanları hızla kapatılmakta ve yenileri açılmamaktadır. Kadın istihdamı konusunda yasalarda yer alan ancak tam olarak uygulanmayan ve uygulanması da denetlenmeyen “ücretli doğum izni”,”doğum sonrası işe dönme hakkı”, “kreş hakkı” gibi zaten kazanılmış kimi haklar, kadınlara ve tüm bir topluma “yeni” sunulacak haklarmış gibi takdim edilmektedir. 16 haftalık ücretli doğum izninin 18 haftaya çıkarılması dışında hiçbir gelişme içermeyen tersine kadınlara evin yolunu gösteren kadın istihdam paketinde topu topu iki haftalık ek süre için şükran duymamız beklenmektedir. 
Muhafazakar iktidarlar dahil tüm dünyada “istihdamda kadın/erkek eşitliği”, “çocuk bakımı konusunda kamusal sorumluluk”,” politikaları izlenirken Türkiye’de kadınları istihdamdan çekme politikalarının yasa düzeyine getirilmeye çalışılması ilginçtir. Muhafazakar/milliyetçi iktidar tarafından yönetilen Japonya’nın ekonomik hamlesi için ilk önceliğinin tüm kadınları istihdama çekmek ve bunun için de iki yılda 200.000 çocuk bakım tesisi açmak hedefini koyduğu bilinmekte iken; Türkiye muhafazakar iktidarının çocuk, yaşlı, engelli kamu bakım tesislerini yok edip tüm bu bakım işlerini gösterişli “paketlerle” kadınların üzerine yıkmaya çalışması manidardır. 
Ne amaca hizmet edeceği bilinmeyen bir “200 milyonluk Türkiye” olma hayali için kadınlar 3-5 çocuk doğurmaya mecbur edilmeye, tüm kadınların esasen “ücretsiz aile işçisi olarak sosyal güvencesiz koşullarda sürdürdükleri evdeki ve tarımdaki görevlerine” çekilmesi ve ancak iktidar mecbur kalıp emrettiğinde -ve onların belirlediği şartlarda- iş hayatına katılması yönünde çaba harcanmaktadır. Bütün bu amaçlar, “kadınlara istihdam teşviki”, “annelere yeni haklar” söylemi ile ballandırılarak tüm topluma kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. 
Kadına karşı şiddetle mücadele aynı zamanda kadınların yaşadığı eşitsizliğe karşı bir mücadeledir. Bu bakımından çıkarılan her yasanın toplumsal cinsiyet eşitliği açısından sonuçlarıyla birlikte gözden geçirilmesi, kadın örgütlenmelerinin görüşlerinin alınması gerekirken hükümet kadın kuruluşlarını ya da karma sivil toplum kuruluşlarının kadın komisyonlarını ve kadın kurullarını görmezden gelmeye çalışmaktadır.
Hükümetin tüm bu uygulamalarla kadına yönelik şiddeti önlemesinin maalesef mümkün olmadığını belirtiyoruz. 
Biliyoruz ki:
Kadına yönelik şiddet kaynağını eşitsiz ekonomik, sosyal ve kültürel koşullardan almakta ve aynı kaynaktan beslenmektedir.
Biliyoruz ki:
Bütçelemede ve planlamada eşitlik temelli toplumsal cinsiyete duyarlılık kriteri kamu planlarının tümünün odağına yerleşmelidir.
Biliyoruz ki:
Kadına yönelik şiddet sadece Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile önlenebilecek bir sorun değildir. Sağlıktan tarıma, sosyal hizmetlerden istihdama, adaletten sosyal güvenliğe, eğitimden vergilendirme politikalarına, çevreden kentleşmeye kadar her alanda bu şiddetin kaynağını oluşturan eşitsizliğin giderilmesinin sağlanması gerekir. 
Ve yine biliyoruz ki:
Konuya ilişkin kadın hareketinin deneyim ve bilgileri ışığında, uluslararası sözleşmeler kapsamında her alanda olmak üzere kadına yönelik şiddetle mücadeleye ilişkin politikalar geliştirmek TBMM’nin önünde temel bir görev olarak durmaktadır.
Sığınma evlerine ihtiyacın kalmayacağı bir Türkiye ve dünya özlemiyle 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü’nde bizlerle dayanışmaya niyetli tüm kesimleri saygıyla selamlıyor,
biyolojik farkımızdan, bizler için esaret ve adaletsizlik üretmeye devam edenlere karşı tüm kadınları dayanışmaya çağırıyoruz. 

Bağımsız Kadın Derneği

Tüm Basın Açıklamaları »